Sitemizde, siz misafirlerimize daha iyi bir web sitesi deneyimi sunabilmek için çerez kullanılmaktadır.
Ziyaretinize varsayılan ayarlar ile devam ederek çerez politikamız doğrultusunda çerez kullanımına izin vermiş oluyorsunuz.
X
1. Hafta 2. Ders

Ders notu

Medeni Kanunun Sistematiği - Külli Halefiyet İlkesi - Atanmış Mirasçı - Cüzi Halefiyet - Mirasçıların Mirasbırakanın Borçlarından Sorumluluğu - Müteselsil Sorumluluk - Kişisel Sorumluluk - Devletin Sınırlı Sorumluluğu
PDF formatında ders notu

Hatırlayacağınız üzere; bir önceki derste miras, tereke, miras yolu ile intikali mümkün haklar, miras yoluyla intikali mümkün olmayan haklar, miras yoluyla intikali mümkün borçlar, miras yoluyla intikali mümkün olmayan borçlardan söz ettik. En son kaldığımız noktada, Medeni Kanunun sistematiği ile Miras Hukuku kitabının sistematiği ile bir tanışmamız lazım demiştim. O çerçevede Medeni Kanunun üçüncü kitabını oluşturan Miras Hukuku kitabına beraberce göz atıyorduk. Ancak süre yetmemişti. Kaldığımız yerden devam ediyoruz.

I. Medeni Kanunun Sistematiği

Evet. Medeni Kanunumuzun üçüncü kitabının ikinci bölümü “ölüme bağlı tasarruflar” kenar başlığını taşıyor. Buna dair de bir takım ön bilgiler vermeye çalıştım. Dedim ki: “Bir kişi, bir ölüme bağlı tasarruf yaparak, bir vasiyetname yaparak aslında normal şartlar altında mirasçı olamayacak bir kişiyi, örneğin; bir üçüncü kişiyi mirasçı atayabilir dedim.

Ölüme bağlı tasarruflar alanında birinci ayrım “tasarruf ehliyeti” , yani ölüme bağlı bir tasarrufta bulunmak isteyen kişinin ehliyet durumunun ne olması gerektiğini düzenliyor. Sonra “tasarruf özgürlüğü” başlığını taşıyan ikinci ayrımımız var. Bu anlamda insanın aklına haklı olarak şu soru gelecektir. Bir kişi mirasının tamamını, bambaşka bir üçüncü şahsa bırakabilir mi? Hiçbir şekilde mirasçı olamayacak bir kişiye bırakabilir mi? Veya mirasçılardan tamamen birisini seçerek ona bırakabilir mi? Evet bütün bunlar da, Medeni Kanunumuzun düzenlediği sorunlar içerisinde yer alır.

Ama Medeni Kanunumuz bu sorunları düzenlerken saklı paylı mirasçıları yaratmıştır. Örneğin; çocuklar saklı paylı mirasçıdırlar. Çok basit bir örnek verecek olursak; Bay mirasbırakan, Bay M vefat etmiştir. Geriye sadece çocuğu Ç kalmıştır. Başkaca mirasçısı yoktur. Ç’nin normal şartlar altında, bu terekenin tamamına tek başına mirasçı olması gerekir. Ama kişi sağlığında yaptığı bir ölüme bağlı tasarrufla, örneğin; bir vasiyetnameyle tüm malvarlığı değerlerinin, örneğin; üçüncü bir şahsa kalmasını öngörmüş olabilir. Acaba bu ölüme bağlı tasarruf geçersiz midir? Bu ölüme bağlı tasarruf hukuka aykırı mıdır? Ahlaka aykırı mıdır? Bütün bunlar soru işareti olarak karşımıza çıkar. Ya da acaba Ç bu ölüme bağlı tasarrufun belli oranda indirime tabi tutulmasını tenkisini talep edebilir mi? Sorusuyla karşı karşıya kalırız.

Medeni Kanunumuz özellikle saklı paylı mirasçılar yaratmıştır. Eski Medeni Kanundaki deyimiyle mahfuz hisseli mirasçılar yaratmıştır. Bu mahfuz hisseli mirasçıların saklı paylarına kavuşabilmeleri için onlara tenkis davası dediğimiz bir davayı açma hakkını tanımıştır. Çocukların saklı payları; yasal miras paylarının yarısıdır. 1/2’sidir. Dolayısıyla bu örnekte Ç, Bay M’nin terekesinden 1/2 oranında hak sahibi olmayı talep edebilir. Söz konusu ölüme bağlı tasarrufun bu anlamda indirilmesini, bu terekeden 1/2 oranında menfaat sahibi olmayı talep edebilir, açacağı tenkis davasıyla. Medeni Kanunumuz tahmin edileceği üzere bunları da düzenlemiştir.

Tekrar devam edecek olursak, bu tasarruf özgürlüğü içerisinde bahsettiğimiz saklı pay kavramı var ve bu saklı payla ilgili düzenlemeler var. Devam ediyor Medeni Kanunumuz. Üçüncü ayrımda ölüme bağlı tasarrufların çeşitlerinden bahsediyor. Ölüme bağlı tasarruflar sadece ve sadece mirasçı nasbından ibaret değil. Bir kişi yaptığı ölüme bağlı tasarrufla belirli mal vasiyetinde de bulunabiliyor. Eski tabiriyle muayyen mal vasiyetinde de bulunabiliyor.

Örnekte, Bay M’nin birçok malvarlığı değerlerine sahip olduğunu varsayalım. Fatih’te bir taşınmazı var. Bir arabası var. Bankada alacakları var. Bankada mevduatı var. Bir kişinin bankada mevduatı varsa o bir alacak kalemidir değil mi? Mevduat sözleşmesi çerçevesinde, bankadan olan alacağıdır. Bütün bu malvarlığı değerleri kişinin bu anlamda hem malvarlığını oluşturmaktadır. Hem de terekesini oluşturmaktadır. Ama kişi arkadaşlar yaptığı vasiyetnameyle bu kez ne demiş olabilir? “Fatih’teki taşınmazım Bay Ü’ye ait olsun. Otomobilim Bay Ü’ye ait olsun. Bankadaki param Bay Ü’ye ait olsun.” Bunlar belirli mal vasiyeti, muayyen mal vasiyeti veya belirli alacak vasiyeti değil mi? Özellikle Fatih’teki taşınmaz örneğine geri gelecek olursak; bir muayyen mal vasiyetiyle karşı karşıyayız.

Ölüme bağlı tasarruflar mirasçı nasbından, mirasçı atanmasından ibaret değil, böyle muayyen mal vasiyetleri de yapılabilir. Ölüme bağlı tasarruflar yine bunlardan ibaret değil. Ne yapılabilir? Vakıf kurulabilir. İşte bütün bu tasarrufların çeşitlerini üçüncü ayrımda görebiliyoruz. Burada yedek mirasçı atama kavramı var. Art mirasçı atama kavramı var. Yani Bay Ü mirasçı olsun. O mirasçı olamazsa Bay X mirasçı olsun. Bu anlamda baktığımızda yedek mirasçı atama kavramıyla karşı karşıyayız. Art mirasçı atama; Bay Ü mirasçı olsun. Onun vefatında da Bay X mirasçı olsun. Bu da bir art mirasçı atama işlemidir. Buna da beraberce bakacağız.

Ölüme bağlı tasarrufların çeşitlerinde; sadece ve sadece Medeni Kanunumuz vasiyetnameleri değil aynı zamanda, miras sözleşmelerini de düzenlemiş bulunuyor. Baktığımız zaman dördüncü ayrımda ölüme bağlı tasarrufların şekillerini görüyoruz. Yani kişi vasiyetname yapabilir. 3 tip vasiyetname var Medeni Kanunumuz içerisinde. Resmi vasiyetname, el yazılı vasiyetname, sözlü vasiyetname. Bunların düzenlendiğini görüyoruz. Arkasından da miras sözleşmelerinin düzenlendiğini görüyoruz.

Beşinci ayrımda vasiyeti yerine getirme görevlisini görüyoruz. Yani kişi bir vasiyetname yaptığında, bir vasiyet yaptığında böylesine bir vasiyetin kimin tarafından yerine getirilmesi gerektiğini de öngörebilir. Böylesine bir durumda bir vasiyeti yerine getirme görevlisi atayabilir. Buna da yine Medeni Kanunumuzda yer verildiğini görüyoruz.

Altıncı ayrım ölüme bağlı tasarrufların iptali ve tenkisi. Hatırlarsanız biraz önce söyledim. Saklı paylı mirasçılar vardır. Bunlar saklı paylarını alamayacak olurlarsa; mirasbırakanın yaptığı ölüme bağlı kazandırmalarla veya bazı sağlararası kazandırmalar nedeniyle tenkis davası açabilirler. Bay M’nin üye yaptığı kazandırma kanuna aykırı olabilir. Ehliyetsiz olabilir. Şekle aykırı olabilir. Bakıldığında ahlaka aykırı olabilir. Böylesine nedenlerle; ölüme bağlı tasarrufun iptali gerekiyor olabilir. Medeni Kanunumuz bu altıncı ayrımında da ölüme bağlı tasarrufların iptali ve tenkis davasını düzenlemiştir. Bizde dersimizin akışında bunları göreceğiz.

Arkasından yedinci ayrım, miras sözleşmesinden doğan davalar. İkinci kısım mirasın geçmesi. Birinci bölüm mirasın açılması. Biraz sonra detayına beraberce gireceğiz. Kişi öldüğünde acaba miras nasıl intikal ediyor? Kişi gaipse acaba onun mirası nasıl intikal ediyor? Bir kişi kendisi gaipse ona acaba miras nasıl intikal ediyor? Bunları düzenliyor Medeni Kanunumuz.

İkinci bölümde, mirasın geçmesinin sonuçları düzenlenmiş. Özellikle bir tereke adeta mirasbırakanın vefatıyla saniyeler için dahi olsa, sahipsiz kalmamalı diye bir yaklaşımı var Medeni Kanunun. Sahipsiz tereke olamaz. Mirasçısız tereke olamaz. “Son mirasçı devlettir” diyen bir kanunla karşı karşıyayız. Böylesine bir tereke mirasçılarına intikal ederken; şu ya da bu sebeplerle, çeşitli tehlikelerle karşı karşıya kalabilir değil mi? Bu tehlikelerle karşı karşıya kalan taşınırların, taşınmazların korunması gerekebilir. Medeni Kanunumuz bu çerçevede koruma önlemlerini düzenliyor. Terekenin defterinin tutulması, terekenin mühürlenmesi, terekenin resmen yönetilmesi gibi bir takım başlıklarımız var. Bunlara dair düzenlemeler var.

İkinci ayrım baktığımızda mirasın kazanılması ayrımı. Mirasın kazanılmasında da özellikle mirasın gerçek reddini, mirasın hükmi reddini düzenlediğini görüyoruz kanun koyucunun. Çünkü mirasçıların rızası hilafına meydana gelen bir kazanım söz konusu. Biraz sonra göreceğiz. Kendiliğinden geçiş söz konusu mirasçılara. Onlar mirasçı olmayı hiç istemeseler dahi, hatta haberleri dahi olmasa ölümden. Ama kendiliğinden mirasçı oluyorlar yasa gereği. İşte bütün bunları dikkate alan kanun koyucu, o mirasçılara mirası reddetme hakkını sağlıyor.

Elbette mirasçılara başka sağlanan haklar var. Örneğin; terekenin resmi defterinin tutulması gibi. Örneğin; terekenin resmi tasfiyesini talep etmek gibi. Bütün bunların bu bahiste düzenlendiğini görüyoruz. Arkasından da beşinci ayrıma geldiğimizde miras sebebiyle istihkak davasını görüyoruz. Yani aslında mirasçı olması gereken, tereke değerlerine sahip olması gereken kişiye değil de; bambaşka bir kişiye mirasın geçtiğini varsaydığımızda, miras sebebiyle istihkak davasının önemini göreceğiz.

Üçüncü bölüme baktığımızda artık yavaş yavaş sonuna geliyoruz Medeni Kanunumuzun Miras Hukuku kitabının düzenlemelerinin. Miras intikal etti. Şimdi bu mirasın paylaşılması lazım. Paylaşma da başka bir süreç değil mi? İştirak halindeki mülkiyetin sona ermesi süreci. Mirasçıların terekeyi bölüşmeleri. Mirasçıların terekeyi anlaşarak bölüşmeleri. Anlaşamazlarsa bu anlaşmazlığın dava yoluyla sonlandırılması. Özellikle izale-i şüyuu davalarıyla ortaklığın giderilmesi davalarıyla bu uyuşmazlıkların sonlandırılması. Baktığımız zaman üçüncü bölümde mirasın paylaşılması. Birinci ayrım paylaşımdan önce miras ortaklığı. İkinci ayrım paylaşmanın nasıl yapılacağı. Üçüncü ayrım mirasta denkleştirme. Şu an itibariyle detayına girmek istemiyorum. Dördüncü ayrım paylaşmanın tamamlanması ve sonucu. Yani herkesin kendisine ait malvarlığı değerlerini alarak, bu miras ortaklığına son vermesi. Ama tahmin edileceği üzere; birden çok mirasçı var olduğunda söz konusu olacak.

Bir kişi tek başına mirasçıysa, artık ona ait malvarlığı değerleriyle, mirasbırakandan kendisine intikal eden malvarlığı değerleri kaynaşır, bir arada bulunurlar. Ama birden çok mirasçı varsa onların kişisel malvarlığı değerleri ayrıdır. Onlara miras yoluyla intikal eden tereke, ayrı bir malvarlığı değeri olarak kalır. Bu ayrı malvarlığı değeri tereke taksim edilinceye kadar, paylaşılıncaya kadar devam edecek.

II. Külli Halefiyet İlkesi

Peki o zaman yavaş yavaş mirasın nasıl intikal edeceğini konuşmak imkânına sahip hale geldik. Miras Hukukuna egemen olan ilkelere baktığımızda en önemli prensiplerden bir tanesi; külli halefiyet ilkesi.
Birinci sınıftan itibaren aslında bu ilkeyle tanışmış bulunuyorsunuz. Halef olmak ne demek? Bir kişinin ardından gelmek demek. İlla Türkçeleştirecekseniz; ardıl tabiri var. Ardıl tabiri halef için. Ama pek de yerleşmiş bir tabir olduğunu söylemek mümkün değil. Dolayısıyla biz külli halefiyet ilkesinin içerisine beraberce bir girelim ve bu deyimi kullanmaya devam edelim.

Külli halefiyette arkadaşlar bir malvarlığının, bir bütün olarak tek bir hukuki işlemle veya tek bir olayla kendiliğinden bir şahsa veya birden çok şahsa intikaliyle karşı karşıyayız. Sizler cüzi halefiyet ilkesini de bilirsiniz. Örneğin; bir kişi alacağını başka bir başka şahsa temlik ettiğinde, o alacağı devralan, devredenin cüzi halefidir. Külli halefiyette bir malvarlığı bütünüyle; aktifiyle, pasifiyle, içindeki tüm unsurlarla beraber, sadece ve sadece bir tek olayla, bir tek hukuki işlemle kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Medeni Kanunumuz biraz önce de vurguladığım gibi sahipsiz tereke olmaz ilkesiyle beraber mirasın mirasçılara kendiliğinden intikali ilkesini kabul etmiştir. Hatırlayacaksanız. Medeni Kanunumuzun 599. maddesinin 2. fıkrasını okuduğumda, 599. maddenin 2. fıkrası bize böylesine bir açıklama getiriyordu ve diyordu ki: “Miras, mirasbırakanın ölümüyle birlikte kendiliğinden mirasçılara intikal eder.” Diyordu. Şu an itibarıyla 599. maddenin 1. fıkrasına bakacağız. 2. fıkra bize bunu detaylandırarak söylüyordu. İçindeki 2. fıkraya baktığımızda gördüğümüz hüküm “doğrudan doğruya kazanırlar”, “kanunda öngörülen ayrık durumlar saklı kalmak üzere mirasçılar, doğrudan doğruya kazanırlar. Birinci fıkraya bakalım. “Mirasçılar mirasbırakanın ölümüyle birlikte, mirası bir bütün olarak, kanun gereğince kazanırlar.” İsterseniz önce kanun gereği kazanırlara bakalım.

Mirasçılar mirasbırakanın terekesini, mirasını, bir diğer söyleyişle; miras yoluyla intikali mümkün özel hukuk ilişkilerini, mirasbırakanın ölümüyle beraber kendiliğinden kazanıyorlar. Mirasbırakanın ölümünü bilmeleri dahi gerekmiyor. Mirasbırakanın ölümünden sonra mirasçı olma arzusunu taşıyıp taşımamaları hiç önemli değil. Tereke sahipsiz kalamaz diyen kanun koyucu kendiliğinden intikal ilkesini belirlemiş ve kendiliğinden intikal ilkesinde arkadaşlar tabi bunun doğal sonucu ne? Hatırlayalım prensipleri beraber. Eşya Hukukundaki prensipleri. Eşya Hukukunda menkul mülkiyetinin nakli için ne lazım? Zilyetliğin nakli lazım. Taşınmaz mülkiyetinin nakli için ne lazım? Tapu siciline tescil lazım. Değil mi? Alacakların temliki için ne lazım? Alacağı devredenle devralan arasında alacağın devrine ilişkin, adi yazılı şekilde sözleşme lazım. Borçların üstlenilmesi için ne lazım? Alacaklıyla yeni borçlu arasında, borcun nakline dair bir sözleşme yapılması lazım. Bütün bunlar aslında birer cüzi halefiyet örneği.

Peki Medeni Kanunumuzun külli halefiyet ilkesi çerçevesinde ne olacak? Herhangi bir işlem yapılmasına gerek olmaksızın, kişinin taşınır malvarlığı değerleri, kendiliğinden mirasçılarına geçecek. Alacakları, kendiliğinden mirasçılarına geçecek. Borçları, kendiliğinden mirasçılarına geçecek. Bu çerçevede demek ki; menkul mülkiyetinin mirasçılar tarafından kazanılması için zilyetliğin nakli gerekmiyor. Taşınmaz mülkiyetinin mirasçılar tarafından kazanılması için tapu kütüğüne tescil gerekmiyor.

Ama aklınıza hemen beraberinde şu itiraz gelebilir. Diyebilirsiniz ki: “Tapu siciline açıklayıcı tescil yapılmayacak mı?” Evet mirasçılar, ölen kişinin taşınmazı üzerinde; tasarrufi işlemde bulunmak istiyorlarsa, onu satmak, onu bağışlamak, onun mülkiyetini nakletmek, onun üzerinde intifa hakkı kurmak, onun üzerinde rehin hakkı kurmak istiyorlarsa, elbette açıklayıcı tescil yapılacak. Ama adı üzerinde, tescil; açıklayıcı tescil değil mi? Yani artık o taşınmazın hak sahibinin değiştiğini hepimiz biliyoruz. Bunu tapu kütüğüne yansıtmak için bir tescil yapılacak. Medeni Kanunumuzun 705. maddesini hatırlayacak olursak beraberce bu açıklayıcı tescili de görmüş oluruz. 705. maddenin kenar başlığı “taşınmaz mülkiyetinin kazanılması”, I. tescil; “Taşınmaz mülkiyetinin kazanılması tescille olur.” Fıkra iki; “miras ile kanunda öngörülen diğer hallerde, mülkiyet tescilden önce kazanılır.” Yine bize hitap eden kısmını okumaya çalıştım sadece. Uzun uzun okuyacak olursam: “Miras, mahkeme kararı, cebri icra, işgal, kamulaştırma halleri ile kanunda öngörülen diğer hallerde mülkiyet tescilden önce kazanılır. Ancak, bu hallerde malikin tasarruf işlemleri yapabilmesi, mülkiyetin tapu kütüğüne tescil edilmiş olmasına bağlıdır.”

705. maddenin, 2. fıkrasının, ikincisi cümlesi bize açıklayıcı tescili söylüyor. Demek ki kendiliğinden iktisap haliyle karşı karşıyayız ve terekenin bir bütün olarak intikaliyle karşı karşıyayız. Bundan kastım ne? Menkuller, gayrimenkuller, haklar, alacaklar ve borçlar değil mi? Borçlar da kendiliğinden intikal ediyor. Tekrar tekrar söylememe gerek yok ama hatırlatalım. Hangi borçlar? Elbette miras yoluyla intikali mümkün olan borçlar. Miras yoluyla intikali mümkün olan borçlar mirasçılara kendiliğinden intikal ediyor.

Külli halefiyet ilkesinin bu çerçevede baktığımızda diğer sonuçları da şu şekilde karşımıza çıkıyor. Miras kendiliğinden intikal etti. Tereke kendiliğinden intikal etti. Biraz önce de söylediğim üzere, tek bir mirasçı varsa, kişinin kendi kişisel mallarıyla beraber, miras yoluyla intikal eden mallar birbiriyle kaynaşıyor. Ama eğer mirasbırakanın vefatında, geride birden çok mirasçı varsa, o zaman bu birden çok mirasçı, bu tereke değerleri üzerinde el birliğiyle hak sahibi haline geliyorlar. Yani bu tereke taksim edilinceye kadar, paylaştırılıncaya kadar, bölüştürülünceye kadar mirasçılar, el birliği ile hak sahibi oluyorlar.

Birinci sınıfta da iştirak halindeki mülkiyeti sizlere anlattığımızda, yine aynı şekilde üçüncü sınıfta eşya hukuku derslerinde iştirak halindeki mülkiyeti sizlere anlattığımızda en klasik örnek olarak bu miras olgusunu vermişizdir. Bir kişi vefat ettiğinde, geride birden çok mirasçı bıraktığında, ona ait bu malvarlığı değerleri yani mirasçılara intikal eden bu malvarlığı değerleri üzerinde, mirasçıların iştirak halinde hak sahipliği söz konusu olur demişizdir.

Niye mülkiyet diye bahsetmiyorum? Çünkü arkadaşlar terekenin içerisinde sadece ve sadece taşınır ve taşınmaz mülkiyeti yok ki. Sadece ve sadece taşınmaz mülkiyeti olsa o zaman, iştirak halindeki mülkiyetten bahsetmek isabetli olabilir. Ama terekenin içerisinde mirasçılara intikal etmiş alacaklar var. Terekenin içerisinde mirasçılara intikal etmiş başkaca haklar var. Bir hak üzerinde mülkiyet hakkından bahsetmek, bir alacak üzerinde mülkiyet hakkından bahsetmek doğru olmayacağı için teknik anlamıyla iştirak halinde mülkiyet kavramı yerine iştirak halinde hak sahipliği olgusundan söz ediyoruz.

Demek ki Miras Hukukumuza egemen olan ilkelere bu çerçevede göz attığımızda, özellikle bu kendiliğinden intikal ilkesini, birden çok mirasçı varsa, bunların iştirak halinde hak sahipliğinin söz konusu olacağını söyledik. Yavaş yavaş borçlara göz atmamız gerekiyor ama borçlara göz atmadan önce, şu hususu vurgulamam lazım.

III. Atanmış Mirasçı

Aslında ikinci dersin başında birinci dersin sonunda birazcık vurgulamaya çalıştım ama gelelim mirasın kime intikal ettiği noktasında atanmış mirasçıların statüsüne. Mansup mirasçıların, atanmış mirasçıların statüsüne.

Bir kişi arkadaşlar bir ölüme bağlı tasarruf yaparak, bir vasiyetname yaparak veya bir miras sözleşmesi yaparak aslında normal şartlar altında mirasçı olamayacak bir kişiyi mirasçı olarak atayabilir. Eğer böyle bir kişiyle karşı karşıyaysak biz, o zaman kişinin mirasçılık sıfatı kanundan kaynaklanmadığı için iradi mirasçılıktan söz ederiz. Atanmış mirasçılıktan söz ederiz. Peki atanmış mirasçıyla kanuni mirasçı arasında acaba bir takım farklılıklar var mı? Hayır arkadaşlar hiçbir fark yok. Kanuni mirasçı da kendiliğinden mirasçı sıfatına sahip. Atanmış mirasçı da mirasbırakanın ölümünde kendiliğinden mirasçı sıfatına sahip ve bunlar terekeye beraberce eğer birden fazla kanuni mirasçı ve atanmış mirasçı varsa, yine beraberce, iştirak halinde hak sahiplikleri söz konusu olacak.

Ama hemen vurgulamam gerekir ki sadece ve sadece atanmış mirasçı söz konusu olabilir mi? Evet olabilir. Kişi ölüme bağlı tasarruf yapmadıysa veya bu ölüme bağlı tasarrufunda bir kişiyi atanmış mirasçı olarak tayin etmediyse, o zaman sadece ve sadece yasal mirasçılarla, kanuni mirasçılarla karşı karşıya kalacağız. Ama bir kişi bir ölüme bağlı tasarruf yaparak kanuni mirasçıların yanı sıra diğer şahısların da atanmış mirasçı olmasını öngörebilir mi? Yani benim mirasım 1/4 oranında Ü’ye kalsın diyebilir mi? Şu somut örnekte bay mirasbırakan Bay M? Evet diyebilir. Yaptığı ölüme bağlı tasarrufta Bay Ü’yü 1/4 oranında, 2/3 oranında, 1/8 oranında, her neyse mirasçı olarak atayabilir. O zaman Bay Ç geri kalan oranda mirasçı olacaktır.

Demek ki kanuni mirasçılarla atanmış mirasçılar bir arada bulunabilirler. Hatta ve dahi bir hususu daha söylemekte fayda olabilir. Bir kişi kanuni mirasçısına da ayrıca bir miras payı devretmek isteyebilir. Ona dair de ölüme bağlı tasarruflarda bulunabilir. Buna da dersimizin akışında, zamanı geldiğinde yer vereceğiz.

Peki atanmış mirasçıların durumu ile ilgili Medeni Kanunumuzun düzenlemesine bakalım. O da okuduğumuz, hafızamıza aldığımız hükümler arasında artık yavaş yavaş yerini alsın. Tekrar 599. maddeye geri döneceğiz. 599. maddenin 3. fıkrasının birinci cümlesi şu an itibariyle bizi ilgilendiriyor. Atanmış mirasçılar da, mirası mirasbırakanın ölümü ile kazanırlar.

IV. Cüzi Halefiyet

Peki miras hukuku alanında, sadece ve sadece külli halefiyet mi söz konusu? Cüzi halefiyet söz konusu olamaz mı? Elbette cüzi halefiyet de söz konusu olabilir. Peki nasıl söz konusu olabilir? Medeni Kanunumuzun yaklaşımına baktığımızda, bir örnekle somutlaştırdığımızda mesele son derece net bir şekilde ortaya çıkacak. Hatırlarsanız bu örnekte demiştim ki: “Diyelim ki Bay M’nin diyelim ki Fatih’te bir taşınmazı var veya bir arabası var. Hiç fark etmez. Taşınır veya taşınmaz malvarlığı değeri. Bay M, yaptığı vasiyetnamede, resmi vasiyetnamede, şifahi vasiyetnamede, el yazılı vasiyetnamede hiç fark etmez. Yaptığı ölüme bağlı tasarrufta aynen şu cümleyi kurmuştur, demiştir ki: “Ölümümde Fatih’teki taşınmazım Ü’ye ait olsun.” Demiştir. Bu gerçekten de lehine belirli mal vasiyeti yapılan Bay Ü’yü, sadece ve sadece bir alacak hakkına kavuşturur. Bay Ü, Bay M’nin vefatıyla beraber, Fatih’teki taşınmazın tek başına sahibi haline gelemez. Kendiliğinden sahibi haline gelemez. Bay Ü’ye Bay M’nin sağladığı hak, sadece ve sadece bir alacak hakkıdır. Yani Fatih’teki taşınmazın mülkiyetinin kendisine nakline dair bir alacak hakkına kavuşmuştur ve bu alacak hakkını arkadaşlar Bay M’nin mirasçılarına karşı ileri sürecektir.

Bay mirasbırakan ayrıca bir vasiyet borçlusu tayin etmediyse, şu kişi bu vasiyet borcunu yerine getirmekle yükümlüdür demediyse, o zaman arkadaşlar mirasbırakanın mirasçıları bu vasiyet borcunu yerine getirmekle yükümlüdürler.

Kısacası demin de söylemeye çalıştığım üzere; aslında ölüme bağlı tasarruflarda iki büyük ayrım var. Birçok ayrım var ama en klasik, en geniş ayrım arkadaşlar nedir? Bir kişi ölüme bağlı tasarruf yaptığında, bu ölüme bağlı tasarruf maddi anlamda ölüme bağlı tasarruf dediğimizde; temelde ikiye ayırabiliriz. Bir tanesi mirasçı atanması, mirasçı nasbı, mansup mirasçı kılınması kişinin. Bir tanesi de belirli mal vasiyeti. Eski Medeni Kanundaki deyimiyle “muayyen mal vasiyeti.” Lehine muayyen mal vasiyeti yapılan şahsa da yine Eski Medeni Kanunundan gelen terimlerle musaleh denir. Musaleh denir. Yani lehine muayyen mal vasiyeti yapılan kişidir.

İşte bu lehine muayyen mal vasiyeti yapılan kişi o muayyen malı mirasbırakanın ölümünde kendiliğinden iktisap etmeyecektir. O mal kendiliğinden ona geçmeyecektir. O sadece ve sadece mirasçılara karşı, söz konusu borcun ifası için bir alacak hakkına sahip olacaktır ve onun aynen ifası için girişimde bulunacaktır. Eğer mirasçılar söz konusu borcu yerine getirmeyecek olurlarsa gönül rızalarıyla.
Peki o halde akla şu soru gelebilir. Bu Bay Ü, yani Fatih’teki taşınmazın kendisine ait olması gereken Bay Ü kimin cüzi halefidir? Mirasbırakanın cüzi halefi midir? Yoksa mirasçıların cüzi halefi midir? Ne dersiniz? Büyük tartışmalara sebep olmuştur ama bugün itibariyle yerleşmiş görüş mirasçıların cüzi halefidir.

V. Mirasçıların Mirasbırakanın Borçlarından Sorumluluğu

Gelelim yavaş yavaş mirasbırakanın borçlarından mirasçılarının sorumluluğuna. Özellikle altını çizmek istediğimiz husus ne? Lehine muayyen mal vasiyeti yapılan kişiler, vasiyet alacaklısı olan kişiler, mirasbırakanın borçlarından sorumlu olurlar mı? Onlar sadece ve sadece bir alacak hakkına sahiptirler. O muayyen mal vasiyetinin ifasına dair bir alacak hakkına sahiptirler. O kadar. Lehine muayyen mal vasiyeti yapılan kişiler mirasçı değildirler. Dolayısıyla onlar mirasbırakanın borçlarından sorumlu olmazlar. Ama tahmin edileceği üzere, mirasçılar mirası bir bütün olarak iktisap ederler. Miras onlara bir bütün olarak geçer. Tereke aktifleriyle, pasifleriyle onlara geçer. Ve mirasçılar mirasbırakanın borçlarından sorumlu olurlar. Mirasçılar mirasbırakanın borçlarından sorumlu olurlar.

Mirasçılar mirasbırakanın borçlarından sorumlu olurlar noktasında hemen iki tane hususu birbirinden ayırt edelim. Tek bir mirasçı kaldıysa durum bir özellik arz etmez. O mirasçı mirasbırakanın borçlarından sorumludur.

1. Müteselsil Sorumluluk

Peki birden fazla mirasçı kaldıysa? Mirasçılar mirasbırakanın borçlarından miras payları oranında mı yoksa müteselsilen mi sorumludurlar? Mirasçılar mirasbırakanın borçlarından müteselsil olarak sorumludurlar. Yani alacaklı içlerinden herhangi birinden, içlerinden bir kısmından, tamamından borcun ifasını talep edebilir, dava edebilir. Bu anlamda; dilediği mirasçıdan bir talepte bulunabilir.

Peki içinizden şu soru geçer haklı olarak. Diyebilirsiniz ki: “Bay M’nin borçlarından birden çok mirasçının müteselsil olarak sorumlu olduğuna dair bu düzenlemede acaba rücu sorunlarıyla karşı karşıya kalabilir miyiz?” Elbette kalabiliriz. Ama Medeni Kanun diyor ki: “Bay M’nin Bay A’ya olan borcu, örneğin; 10.000 TL’dir. Geriye iki tane mirasçı bırakmıştır. Çocukları Ç1 ve Ç2. Aslında onların yasal miras payları 1/2 - 1/2’dir. Ama müteselsil sorumluluk ilkesi çerçevesinde; Bay M 10.000 TL’nin tamamını Ç1’den tahsil etmek hak ve yetkisine sahip midir? Evet sahiptir. Mirasçılar mirasbırakanın borçlarından müteselsil olarak sorumludurlar. İçlerinden herhangi birinden borcun tamamı talep, dava, tahsil edilebilir. Ama tahmin edileceği üzere; Ç1’in de diğerine rücu etmek hakkı vardır. Dönüp başvurmak hakkı vardır. Diyebilir ki: “Söz konusu borcun yarısı, yani 5.000 TL’lik kısmını ödemek zorundasın.” Diyebilir Ç2’ye. Ve bu şekilde rücu ilişkisi kendi aralarında bir sonuca bağlanır.

Demek ki müteselsil sorumluluğu da söyledik.

2. Kişisel Sorumluluk

Şu an itibariyle üzerinde durmak istediğim husus mirasbırakanın borçlarından kişisel sorumluluk olgusudur. Kanun koyucu diyor ki: Mirasbırakanın borçları, onun ölümüyle beraber mirasçılarına intikal etti. Kanuni mirasçılarına, varsa atanmış mirasçılarına değil mi? Atanmış mirasçılar da mirasbırakanın borçlarından sorumludurlar. Sadece ve sadece cüzi halefler mirasbırakanın borçlarından sorumlu değiller. Vasiyet alacaklıları örneğin mirasbırakanın borçlarından sorumlu değiller. Atanmış mirasçılar da mirasbırakanın borçlarından sorumlular. Onlar da müteselsil olarak sorumlular.

Peki bu mirasçılar acaba nasıl sorumlular? Kendilerine intikal eden mallarla sınırlı bir sorumluluk mu söz konusu? Yoksa kendi kişisel malları ile de mi sorumlular? Yani Bay mirasbırakandan sadece ve sadece Fatih’te var olan o taşınmaz kalmış mirasçılara ama mirasçıların kendi alın terleriyle, kendi emekleriyle kazandıkları, kendi kişisel servetleri de var. Kendi malvarlığı değerleri de var. Kişinin villası var. Kişinin arabası var. Kişinin bankada parası var. Kişinin hisse senetleri var. Bunlar miras yoluyla kendisine intikal etmiş değil. Kendisine intikal eden ne var sadece ve sadece? Fatih’teki o taşınmaz var. Peki mirasçılar mirası bu anlamda iktisap ettiklerinde nasıl sorumlu hale geliyorlar mirasbırakanın borçlarından? Tereke mallarıyla sınırlı olarak mı yoksa kişisel olarak mı? Bütün resmi büyük olarak gördüğünüzde anlamlandıracağınızı biliyorum ben sizin ama şu an itibariyle söyleyelim. Mirasçılar mirasbırakanın borçlarından şahsen sorumlular. Yani alacaklı sadece ve sadece tereke malından alacağını tahsil etmek imkânına sahip değil. Aynı zamanda mirasçıların kişisel mallarına da müracaat edebilir. Eğer mirasçı borçlarını gönül rızasıyla ödemiyorsa mirasbırakanın, mirasçıların kendi kişisel mallarına da ne yapabilir? Örneğin; haciz koyabilir. Onların icra yoluyla satılmasını talep edebilir.

Bu anlamda bakıldığında adalet hissiniz sarsılabilir. Diyebilirsiniz ki: “Bay mirasbırakandan sadece ve sadece bir tane, basit, mütevazı ev kalmış, Fatih’te iki oda bir salon. Büyük bir borç kalmış. Bütün bunlardan mirasçı mı sorumlu olacak?” Merak etmeyin. Medeni Kanunun bütün sistematiğini okuduğunuzda, Medeni Kanunun bütün hükümlerine baktığınızda, mirasçıları koruyan bir sürü yöntem var. Örneğin; tereke borca batıksa, mirasçılar zaten mirası reddetmiş sayılıyorlar ve mirasbırakanın borçlarından sorumlu olmuyorlar. Mirasçılar mirasbırakanın borçlarından sorumluluk altına girmek istemiyorlarsa, zaten mirası reddedebiliyorlar iradi olarak da. Mirasçılar mirasın resmi tasfiyesini talep edebiliyorlar. Bir takım başka imkânları da var. Mirasın resmi defterinin tutulmasını talep edebiliyorlar.

3. Devletin Sınırlı Sorumluluğu

Son mirasçı Devlettir. Bir kişi başkaca mirasçı bırakmaksızın vefat ettiğinde, devlet son mirasçıdır. Tereke sahipsiz kalmaz. Son mirasçı Devlettir. Devlet de mirasbırakanın borçlarından sorumlu mudur? Elbette Devlet de mirasbırakanın borçlarından sorumludur. Ama Devletin sorumluluğu nasıldır? Sadece ve sadece kendisine intikal eden mallarla sınırlı sorumludur. Yani bu anlamda Devletin başkaca bir sorumluluğuna gitmek mümkün değildir. Medeni Kanunun düzenlemelerine baktığınızda, şunu görürüz. 599. maddenin 2. fıkrası “Mirasçılar mirasbırakanın borçlarından kişisel olarak sorumlu olurlar.” Dedi. Yani kendi haczi mümkün malvarlığı değerleriyle de sorumludurlar dedi. Arkasından Medeni Kanunun madde 631, fıkra 1 “Mirasın Devlete geçmesi halinde, Sulh Mahkemesi resen, yukarıdaki usuller uyarınca terekenin resmi defterini düzenler.” Fıkra 2: “Devlet, deftere yazılan borçlardan sadece miras yoluyla edindiği değerler ölçüsünde sorumludur.” Sadece ve sadece o Fatih’teki taşınmaz Devlete kaldıysa, alacaklılar sadece ve sadece o Fatih’teki taşınmazın üzerinde hak iddia edebilirler. Onun cebri icra yoluyla satılmasını talep edebilirler. Haciz yoluyla takip yapabilirler.

Copyright © 2017 - 2019 Prof. Dr. İlhan Helvacı. Tüm hakları saklıdır.